in

Twarz: Yüzler Kalbin Aynası Mı? Film Eleştirisi

Twarz: Yüzler Kalbin Aynası Mı? Film Eleştirisi
Twarz: Yüzler Kalbin Aynası Mı? Film Eleştirisi

68. Berlin Milletlerarası Film Festivali’nde Jüri Ödülü’ne değer görülen Twarz, 2018 yılında Kafka’nın Mutasyon’ünü daha çağdaş bir hikaye gibi anlatıyor. Film vesilesiyle nesillerdir kafaları kurcalayan klasik varlık problemlerine de bir yanıt arıyoruz. Bizi biz yapan şey nedir? Yüzümüz içimizin aynası mı? Birinin gözlerine bakınca onun ruhunu görebilir miyiz?

 

Yazının geri kalanı filmle ilgili ipuçları içermektedir.

 

Evet! Sizi siz yapan şey yüzünüzdür. Bir insanın içi nasılsa, dışı da öyledir yani. Bir çift göze ilk elden bakarak içeride gizlenen ruhu görebilirsiniz… Göremeyeceğinizi mi zannediyorsunuz? Sizce bu sorulara verilen cevaplar saçma mı? O halde Polonyalı yönetmen Malgorzata Szumowska’nın anlatacaklarını dinleyin. Twarz’ın gerçekten oldukça basit bir hikayesi var. Mateusz Kosciukiewicz’in canlandırdığı Polonyalı Jacek, bir köyde yaşamaktadır. Sıkı bir metal müzik dinleyicisi olan Jacek, para biriktirip dilini bilmese de Londra’ya taşınmak ister. Para biriktirmek için de dünyanın en büyük İsa Mesih heykelinin inşaatında çalışmaktadır. Felek her zamanki gibi ağlarını örer, şanssız bir kaza gelir onu bulur. Heykelden düşerek ciddi bir şekilde yaralanır. Böylece ya, her insanın bir trajedisi vardır. Hayat hiç kimse için iyilik ve güzellikle dolu değil. Jacek’in başına gelenler de herhangi bir filme konu olmaya yeter belki. Lakin hikaye Jacek’in geçirdiği kazadan daha sonra başlar.

 

Kimileri buna talih da diyebilir. En azından, Jacek’in tabi olduğu kilisenin rahibi talih olduğunu düşünüyor. Jacek, kazanın arkasında hastaneye kaldırılarak Polonya’da gerçekleştirilen birincil yüz nakli ameliyatını olur. Resmen hayatını sürdürebilmesi için kendisine ikinci bir talih verilmiştir. Ama bu noktadan sonrası birazcık karanlık; çünkü yüzü artık kendisinin olmadığı gibi, yaşadığı yaşam da kazadan önceki hayatına pek benzememektedir. Kazadan önce, az kalsın İsa’ya benzer mavi gözleri ve uzun saçlarıyla fazla yakışıklı olan o genç adam gitmiş, yerine bir gözü görmeyen, şiş suratında bir ifade bulunmayan, üstelik ne dediği de anlaşılamayan bir adam gelmiştir. Jacek’in ailesi ve sevdikleriyle arasında bir kopuş başlar. Esasında bu insanları da anlamak gerekir. Bir Zamanlar tanıdıkları adam başka bir yüzle, konuşamadan, mimik yapamadan, kelimenin tam anlamıyla ifadesiz olarak aralarına girip, eski sosyal konumunu istemektedir. Fakat cahil ve bağnaz köy halkında kafalar karışıktır. Jacek’in annesi dahi kendi oğluna artık sevgi besleyemez. O yüzün arkasındaki ruhun, yüzün hakiki sahibine ait olduğuna inanır. Öldükten sonradan tanrı bile Jacek’i tanıyamayacaktır belki de. Bu yeni adamı bundan böyle sevmediğini kilisedeki bir günah çıkarma seansı sırasında öğreniriz.

 

Polonya’nın bürokratik anlamda Türkiye’ye olan benzerliği çoğu izleyiciyi şaşırtmış olabilir. Filme konu olan yüz nakli işlemi Polonya’da ilk kez yapıldığı için, prosedürler hemen şimdi oturmamıştır. Fazla güvenli olmayan bir ameliyat geçirmesine karşın, devlet fiyatı yüksek ilaçların bir kısmını karşılamaz. Engelli raporu alabilmek için karşısına çıktıkları heyet de, Jacek’in engelli sınıfına giremeyeceğini iddia ederek raporu vermez. Fakir ve çirkin Jacek için kapılar kapanmıştır… Ama yeterince karlı görünürseniz, kapitalizm herkese takviye elini uzatır. Jacek için de kurtuluş kapitalizm – yani reklamlar olur. Yüzündeki tahribat ve ameliyatın başarısı sonrası medyada büyük yer bulan Jacek, bir marka için reklam yüzü olur ve mankenlik yapmaya başlar. Niyet tüketicilerin acıma duygularına oynamak, bir yandan da markanın duyarlılığını vurgulamaktır. Jacek bu tarz ince detaylara takılacak durumda olmadığı için teklifi kabul eder ve para kazanmaya başlar. Bu paranın başka bir sorunu daha çözebileceğine inanır. Kazadan önce nişanlandığı hoş sevgilisi artık kendisiyle görüşmemektedir. Kapısında çiçeklerle ummak ya da aile üyelerini aracı olarak göndermek kar etmez. Bir umut manken olarak çektirdiği fotoğrafları, ablası vesilesiyle sevgilisi Dagmara’nın evine gönderir. Lakin Dagmara’nın annesi bu konuda katıdır. Evlenmeleri durumunda çocukların da Jacek’inki gibi bir yüzle doğmasından korkar. Dagmara’ya hala Jacek’i sevip sevmediğini sorduğunda aldığı yanıt ise “Bilmiyorum.” olur. Dışlanmış ve yalnız bir Jacek’le empati gerçekleştirmek kolaydır ama Dagmara da cevabında fazla mu haksızdır? Sevmiş olduğu adamın yüzü gitmiş, yerine bir başkasının yüzü gelmiş… Sevilen kişi aynı birey midir gerçekten? Bunun garantisini kim verebilir oysa? veya kim Dagmara’yı, sevdiği yüz gidince sevgilisini bıraktığı için suçlayabilir?

 

Dagmara ve Jacek, sevgiliyken buluştukları köprüde dokunaklı bir rastlama yaşarlar. Jacek sevgilisinin saçlarının değiştiğini ayrım eder lakin söylediklerini Dagmara anlamaz. Anlamaya da çalışmaz zaten. Jacek’in doğru şekilde telaffuz edebildiği tek kelime “Değişmişsin.” olur. Görünüşü değişen birey kendisi olduğu halde, etrafındaki ırk ondan daha pozitif değişmiştir. Kimileri iyi, kimileri kötü yönde… Dagmara, ağabeyi, eniştesi, hatta annesi bile Jacek’deri günden güne uzaklaşırken, ona git gide daha artı bağlanan ve şefkat gösteren biri de vardır: Ablası! Hastanede yattığı günlerde kendisini temizleyen, fotoğraf çekimlerinde ve her tür hekim ziyaretinde yanına olan, en sonunda korku ettiği Dagmara’yla kardeşini barıştırmak için kızın kapısına dek dışarı giden ablası, Jacek’i kimsenin tahmin edemeyeceği dek sahiplenir. Zaten filmin başından itibaren Jacek’i ve hayallerini en iyi anlayan kişi de kendisi gibi görünmektedir. Ama ablası çok ince ve aklıselim biri olduğu için mi böyledir, yahut Jacek’e sadece acıyor mudur, bir şey söylemek çok şiddet. Bu filmde Jacek’in bile doğrusu fazla duyarlı biri olduğu söylenemez. Hikaye sonuçta herkesin bayağı ve normal olduğu, kendileri gibi olana açık ve insancıl, aynı dili konuşmayan, benzer dinden olmayan herkese düşman insanların yaşadığı bir köyde geçiyor. Bu köy için bütün insanlığın köyü diyebiliriz yani. Hepimiz benzer düzenin birer parçasıyız. Hayvanların, kendilerinden bambaşka doğan yavrularını yemesi gibi; insanlık da kendisinden bir şekilde farklı düşen bireyi çiğner atar. O yüzdendir ancak dışlanmışlığın acısını en çok, toplumun en fazla ezdikleri anlar. Jacek metalci olması, ülkesinde yaşamak istememesi ve (en ağır suçu olan) dindar bir insan gibi yaşamamasına karşın İsa’nın kuzularından biriydi ve bu haliyle de kabul edilebilirdi. Ama kim olduğundan bile belli olunamayan yeni haliyle fakat arafta yaşayabilir.

 

Maddesel özelliklere anlamsızca kopamamak… Bu estetik takıntı insanlığın laneti olmalı. Kafamızı çevirdiğimiz her tarafta simetrik, basit özdeşim kurabileceğimiz, bizi itmeyecek ve kendimizi dışlanmış hissettirmeyecek görüntüler bakmak isteriz. Bu yüzden de varsayım edilebilir bir şekilde, Jacek’i azami sevenlerden biri, yüzünü aldığı donörün hiç tanımadığı annesi oluveriyor. Jacek’te kendi oğlunu görebileceğini zanneden anne, kendi annesinden bile daha sevgi doymuş görünmektedir. Estetikten bahsetmişken, filmin sinematografisi hakkında da birkaç şey bildirmek gerekir. Yönetmen, Polonya’nın doğal güzelliklerini filmde bol bol kullanmış. Odağı netleyerek, blurlu çektiği sahneleri öyle güzel görünmese de, doğanın güzelliğinin filme farklı bir estetik derinlik verdiği söylenebilir. Fotoğrafik elementlerin geçişi esnasında kullanılan müzikler de iyi seçilmiş. Çocukların oynadıkları kesilmiş domuz kafası, İsa heykelinin hatalı yöne bakan kafası ve Jacek’in kafasız gezdiği sahnelerdeki paralellikler tedbirli izleyicinin gözünden kaçmayacaktır. Aynı imgenin tekrar tekrar kullanılması, yönetmenin derdini sözcüklere dökmeden izleyiciye aktarmasını sağlamış.

 

Jacek’in bütün dünyası ağır ağır parçalanırken, kendisine  yine eskisi gibi sevgi batmış olan bir insan daha vardır. Babası, Jacek’in içinde bir yerlerde hala aynı kişi olduğunu ve hiç değişmemiş olduğunu bilir. Ölmeden önce bunu ona da söyler. Kendisini olduğu gibi kabul eden tek kişinin kaybı, Jacek için de bir kopuş olur. Cenaze sahnesinde Türkiye’de çok kişinin şahit olduğu bir mizanseni izleriz: Mezarın başında, ölü daha soğumamışken, kalacak miras için tartışmak! Ola Ki de bir insanın içinin çirkinliğinin en kolay görünebileceği ortamlardan biridir. İşte Jacek bunu görmeye dayanamaz. Babasının mezarı başında, kalacak bir tarla için ağız dalaşı eden eniştesi/ablası, ağabeyi ve annesinin aralarında daha artı yaşayamayacağını anlar. Çekip gitme vakti gelmiştir. Şu saatten sonradan dilini bilmediği Londra’ya taşınmak da, Varşova’da bir apartman dairesine yerleşmek de, uzaya çıkıp Mars’ta oturmak da aynı şeydir. baştan yalnız ve dışlanmıştır. O nedenle Jacek’in hazin sonuna yok, kalanların yürek parçalayıcı yaşamlarına canını sıkmak en açık konuşmak gerekirse. Çünkü insanlık tarihinde ne Jacek’ler tükenecek, ne tutucu aileler, ne vefasız sevgililer… Jacek’ler gün gelecek hamam böceğine dönüşecek, gün gelecek yüz nakli olacak ve toplum daima dışlayıp ötekileştirebileceği birilerini bulacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kış, Mevsim Normallerinin Üstünde Seyretti: Game of Thrones 8. Sezon Eleştirisi

Kış, Mevsim Normallerinin Üstünde Seyretti: Game of Thrones 8. Sezon Eleştirisi

Vizyondaki Filmlerde Bu Hafta (7 Şubat 2020)

Vizyondaki Filmlerde Bu Hafta (7 Şubat 2020)